top of page

Neoliberalizm, Dünyayı Nasıl Yaşanılmaz Hale Getirdi?

  • Yazarın fotoğrafı: Steinfluss
    Steinfluss
  • 1 Şub
  • 13 dakikada okunur


Liberalizm, Liberteryenizm Değildir


Liberalizm ile liberteryenizm arasındaki ilişki, çoğu zaman bilinçli ya da bilinçsiz biçimde bulanıklaştırılır. Bunun nedeni, liberalizmin kendisini tarihsel olarak “özgürlük” söylemi üzerinden pazarlamış olmasıdır. Devlete, keyfî iktidara ve ayrıcalıklara karşı çıktığını iddia eden bu söylem, liberalizmi özgürlüğün doğal müttefiki gibi göstermiştir. Oysa bu benzerlik, içerikten ziyade retoriğe ilişkindir. Liberalizm ile libertaryenizm aynı kavramlar etrafında dönüyor gibi görünse de, özgürlüğü temellendirme biçimleri bütünüyle farklıdır ve bu fark tali değil, kurucudur.


Liberteryen düşünce, özgürlüğü başkasının kişi ve mülkiyet alanına yönelik zorlayıcı müdahalenin yokluğu olarak kavrar ve hakları, siyasal düzenin ürettiği kazanımlar şeklinde değil, insanın varoluşuna içkin sınırlar olarak kabul eder. Bu çerçevede söz konusu sınırlar, tanımlanması ya da genişletilmesi gereken hedefler gibi ele alınmaz; daha ziyade ancak ihlal edilebilecek doğal sınırlar olarak anlaşılır. Hukukun meşruiyeti de buradan türetilir: hukuk, toplumu dönüştürmeye yönelen bir araç olarak değil, saldırıyı yasaklayan asgari bir çerçeve olarak işlev görür ve bu asgari çerçeve meşruiyetini çoğunluk iradesine ya da tarihsel uzlaşıya dayandırmak yerine, insanın kişi oluşuna ve mülkiyet alanının dokunulmazlığına bağlar.


Bu yaklaşımın arka planında yatan insan tasavvuru da aynı mantıksal hat üzerinde şekillenir: İnsan, kendi bedenine ve emeğinin ürününe sahip olma niteliğiyle dünyaya gelir; bu sahiplik, sonradan tanınmış bir ayrıcalık olmaktan ziyade varoluşun doğal sonucudur. Dolayısıyla hukuk, iyiyi zorla inşa etmeye yönelen bir proje değil, saldırıyı yasaklayan temel bir ilke üzerine kurulur. Bu ilke ister doğal düzenin akıl yoluyla kavranışı olarak görülsün ister insan fıtratına yerleştirilmiş bir ölçünün yansıması şeklinde yorumlansın, meşru hukukun amacı değişmez: kimsenin başkasını zorla yönetemeyeceği sınırı, yani mülkiyeti muhafaza etmek.


Liberalizm ise bu noktada bambaşka bir hatta konumlanır; çünkü liberal düşüncede haklar, doğal ve apriori sınırlar olarak değil, normatif biçimde tanımlanan ve siyasal düzen tarafından ilan edilen kategoriler olarak tasavvur edilir. Bu nedenle özgürlük, keşfedilecek bir sınırdan çok, içeriği ve kapsamı baştan belirlenmesi gereken bir hedef olarak ele alınır ve bu hedefin sınırlarını tayin etme görevi doğrudan siyasal iktidarın işlevi haline gelir. Bu durum liberalizmi kaçınılmaz biçimde pozitivist bir ideolojiye dönüştürür; zira hakları tanımlayan, dengeleyen ve yeniden dağıtan bir otorite varsayımı olmaksızın liberal düzenin sürekliliği düşünülemez. Dolayısıyla liberalizm, müdahaleyi reddeden bir düşünce değildir; aksine müdahaleyi ahlaki, hukuki ve siyasal olarak meşrulaştıran sistematik bir projedir.


Bu pozitivist karakter, liberalizmin tarihsel köklerinde de açık biçimde görülür. Liberalizm, toplum sözleşmeciliği fikri üzerine inşa edilmiş bir kurgu üzerinden toplumu, kendiliğinden oluşmuş bir düzen olarak değil, bireylerin varsayımsal bir anda bir araya gelerek yetkilerini merkezi bir otoriteye devrettikleri yapay bir inşa olarak tasvir eder. Ancak bu anlatı, tarihsel bir gerçekliği açıklamaktan çok, siyasal iktidarı geriye dönük olarak meşrulaştırmaya yarayan normatif bir varsayıma dayanır; zira hiçbir toplum fiilen böyle bir sözleşmeyle kurulmamış, hiçbir birey de yaşamı, mülkiyeti ve iradesi üzerinde mutlak yetki iddia eden bir otoriteyle açık, fiili ve geri alınamaz bir rıza ilişkisine girmemiştir (Bu tartışmanın ayrıntıları için bkz. Toplum Sözleşmesi Miti ve Anayasa Fikri Üzerine Liberteryen Bir Eleştiri). Buna rağmen liberal siyasal teori, bu varsayımsal rızayı gerçek kabul ederek zorlayıcı iktidarı hukuk ve anayasa kavramlarıyla maskelemiş ve zorunlu müdahaleyi “rıza” kisvesi altında normalleştirmiştir. Bu bağlamda anayasa fikri de iktidarı sınırlayan bir üst normdan çok, zaten mevcut olan zor kullanımını normatif bir çerçeveye oturtan bir araç olarak işlev görür; böylece bireyin mülkiyetine ve karar alanına yönelen müdahale, çıplak bir saldırı gibi görünmek yerine sözleşmenin ve anayasal düzenin doğal sonucu olarak sunulur ve hukuk, doğal sınırları muhafaza eden bir savunma hattı olmaktan çıkarak iktidarın kendi yetkisini tanımladığı pozitif bir dile dönüşür.


Toplumun bu şekilde akıl yoluyla "kurulabilir", "tasarlanabilir" ve "yeniden düzenlenebilir" bir nesne olarak ele alınması, liberalizmin epistemolojik tercihini de açığa çıkarır ve onu, Türkiye'de çoğu zaman karşıtı gibi sunulmasına rağmen, sol düşünce geleneğiyle aynı düzlemde konumlandırır. Zira sol da toplumu kendiliğinden oluşmuş doğal bir düzen olarak kavramak yerine, eşitlik, kardeşlik ve adalet gibi normatif idealler uğruna dönüştürülmesi gereken bir yapı olarak görür ve bu dönüşüm için müdahaleyi ilkesel olarak meşru kabul eder. Liberalizm de aynı epistemolojik zeminde, toplumu kendiliğinden işleyen bir düzen olarak kabul etmek yerine, özgürlük idealine uygun biçimde yeniden şekillendirilmesi gereken bir alan olarak tasavvur eder. Bu nedenle liberalizm, iddia edildiği gibi anti-otoriter bir düşünce olmaktan ziyade, müdahaleyi daha sofistike, daha dolaylı ve daha kabul edilebilir biçimlerde gerekçelendiren bir ideoloji olarak işlev görür.


Aydınlanma düşüncesi bu noktada belirleyici bir rol oynar. Aydınlanma, aklı doğal düzeni keşfeden bir araç olmaktan çıkararak, toplumu yeniden kuran kurucu bir güç olarak yüceltmiştir. Kant’ın meşhur ifadesiyle, aydınlanma “insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmama halinden kurtuluşu”dur (1); bu kurtuluş, insanın artık kendisine verilmiş sınırları kabul etmemesi ve onları akıl yoluyla aşması gerektiği varsayımına dayanır. Bu bakışta akıl, mevcut düzeni anlamakla yetinmez; onu dönüştürmekle yükümlü kabul edilir.


Bu bakış açısı çerçevesinde gelenek, mülkiyet ve kendiliğinden oluşmuş sosyal kurumlar irrasyonel kalıntılar olarak görülmüş; Voltaire’in açıkça dile getirdiği gibi “eski kurumlar yıkılmadan aklın hüküm süremeyeceği” varsayımı yaygınlık kazanmıştır (2). Toplum, doğal sınırları olan bir organizma olarak değil, doğru ilkelerle yeniden tasarlanabilecek bir yapı olarak ele alınmıştır. Bu yaklaşım, özünde sol bir tasavvuru yansıtır; toplumun mevcut hali meşru bir düzen olarak kabul edilmez, dönüştürülmesi gereken bir kusur olarak değerlendirilir. Liberalizm ise bu tasavvurun özgürlük diliyle ifade edilmiş biçimi olarak ortaya çıkar.


Tam da bu tasavvur nedeniyle liberalizm, bireyi devletten kurtaran bir düşünce olma iddiasını sürdüremez; bireyi devlet eliyle yeniden tanımlayan bir ideolojiye dönüşür. Özgürlüğü sınır olarak kavramak yerine hedef olarak ele alması, onu gerçekleştirmekle görevli bir iktidar ihtiyacını doğurur. Hedef olarak belirlenen her özgürlük, kendisini hayata geçirecek bir iktidarı zorunlu kılar ve bu iktidar zamanla, özgürlüğü koruma iddiasıyla özgürlüğü ihlal eden kalıcı bir mekanizmaya evrilir.


Bu ayrım netleştirilmeden neoliberalizmi savunmak ya da eleştirmek, kaçınılmaz olarak yanlış bir zeminde yürütülen bir tartışma olur. Zira neoliberalizm, özgürlüğün ihanet edilmiş bir biçimi olarak değil, liberalizmin normatif, pozitivist ve müdahaleci mantığının tutarlı bir sonucu olarak ortaya çıkar.


Neoliberalizm, Liberalizmin Kaçınılmaz Bir Sonucudur


Liberalizmden neoliberalizme geçiş, çoğu zaman liberal olmanın tarihsel ve ahlaki sonuçlarıyla yüzleşmek istemeyen utangaç liboşlar tarafından “gerçek liberalizm bu değil” denilerek reddedilir. Bu söylem, teorik bir ayrımdan çok, liberalizmin ürettiği sonuçlardan duyulan rahatsızlığın ifadesidir. Neoliberalizm ise liberalizmin ihanet edilmiş bir biçimi olarak değil, bilakis onun iç mantığının olgunlaşmış ve kurumsallaşmış hali olarak ortaya çıkar.


Liberalizm, özgürlüğü baştan itibaren doğal bir sınır olarak kavramak yerine, siyasal olarak tanımlanması ve yönetilmesi gereken bir hedef olarak ele almıştır. Hakları keşfetmeye dayalı bir anlayış geliştirmek yerine onları tanımlayan, müdahaleyi dışlamak yerine meşrulaştıran bu yaklaşım, devletin ortadan çekilmesini değil, işlev değiştirmesini beraberinde getirmiştir. Neoliberalizm tam da bu dönüşümün adıdır: devlet geri çekilmez, yalnızca daha teknik, daha dolaylı ve daha görünmez biçimlerde toplumsal hayata nüfuz eder.


Klasik liberalizmde müdahale, kendi toplum tasavvuru –anayasal düzen, temsili demokrasi ve yurttaşlık kurgusu– doğrultusunda meşrulaştırılmış olsa da siyasal olarak görünür bir nitelik taşır. Müdahalenin hangi değerler adına, hangi siyasal erk tarafından ve kimin sorumluluğunda yapıldığı görece açıktır. İktidar kendisini gizlemez; normatif iddialarıyla birlikte sahnededir.


Neoliberalizmde ise bu görünürlük bilinçli biçimde ortadan kaldırılmıştır. Müdahale sona ermiş izlenimi yaratılır; devletin geri çekildiği ve piyasanın “doğal işleyişine” bırakıldığı ileri sürülür. Ancak fiiliyatta müdahale ortadan kalkmaz; yalnızca parçalanır ve dağıtılır. Para politikası, merkez bankacılığı, düzenleyici kurullar ve uluslararası normlar aracılığıyla yürütülen müdahaleler, siyasal tercihler olarak sunulmak yerine kaçınılmaz teknik zorunluluklar gibi takdim edilir. Bu sayede müdahale hem süreklilik kazanır hem de faili belirsizleşir.


Bu durum neoliberalizmi liberalizmin kendisinden bile daha sorunlu bir aşamaya taşır. Çünkü iktidar yalnızca görünmez hale gelmez; aynı zamanda sorumluluktan da arındırılır. Kararlar artık açık bir siyasal irade beyanı olarak değil, “piyasa sinyalleri”, “finansal istikrar” veya “küresel uyum” gerekçeleriyle sunulur. Bu söylemin arkasında ise yahudi kökenli finans çevreleri, kredi derecelendirme kuruluşları ve teknokratik yapılar tarafından çizilmiş dar bir hareket alanı bulunur. Bu sınırların dışına çıkan tercihler, sermaye kaçışı, kredi kanallarının kapanması veya finansal baskılarla fiilen imkansız hale getirilir.


Finansal kriz dönemleri bu mekanizmayı açık biçimde ortaya koymuştur. 2008 krizi sonrasında ABD ve Avrupa’da bankalar kamu kaynaklarıyla kurtarılırken, krizin maliyeti enflasyon, borç ve kemer sıkma politikaları aracılığıyla topluma aktarılmıştır. Benzer biçimde Yunanistan borç krizinde de seçilmiş hükümetlerin ve halk iradesinin, Avrupa Merkez Bankası ve kreditör mekanizmaları tarafından belirlenen çerçevenin dışına çıkamadığı görülmüştür. Bu süreçte demokratik karar alma kapasitesi, finansal disiplin gerekçesiyle fiilen askıya alınmış; siyasal egemenlik ise “teknik zorunluluk” söylemi altında etkisizleştirilmiştir.


Bu örneklerde ortak olan husus açıktır: müdahale, belirli bir siyasal iradenin tercihi olarak sunulmak yerine, kaçınılmaz ve anonim süreçlerin doğal sonucuymuş gibi takdim edilir. “Piyasalar böyle istiyor” gerekçesi, itirazı daha baştan geçersiz kılan bir disiplin aracına dönüşür. Neoliberalizm bu yönüyle, liberalizmin normatif iddialarını aşarak iktidarı etik ve siyasal denetimin ötesine taşır; müdahaleyi yalnızca meşrulaştırmakla kalmaz, aynı zamanda onu görünmez ve sorgulanamaz bir kader haline getirir.


Bu yapısal özellikler soyut bir siyasal tartışma düzeyinde kalmaz. Neoliberalizmin gerçek etkileri, özgürlük retoriği alanında değil, paranın yönetiminde, borç ilişkilerinde ve bireylerin mülkiyet üzerindeki fiili tasarruf imkanlarında somutlaşır. Bu nedenle neoliberalizmin yarattığı yıkımı anlamak için bakılması gereken temel alan, ortaya çıkardığı ekonomik sonuçlardır.


Neoliberalizmin Yarattığı Ekonomik Yıkım


Neoliberal ekonominin yarattığı yıkım, teorik bir ihtimal olmaktan çok, tekrar eden, ölçülebilir ve tarihsel olarak belgelenmiş bir olguya karşılık gelir. Bu yıkımın izleri yalnızca ücretlerde değil; paranın kendisinde, kredi mimarisinde ve devlet eliyle şekillendirilen piyasa yapılarında sürülebilir. Asıl sorun, “piyasanın başarısızlığı” olarak sunulan bir olgudan ziyade, piyasanın yerine geçen parasal ve düzenleyici aygıtın sistematik başarısızlığıdır.


Fiat para rejiminin yıkıcı etkisi en açık biçimde parasal genişleme dönemlerinde gözlemlenir. 1971’de altınla bağın koparılmasından sonra para arzı, herhangi bir fiziksel ya da piyasa temelli sınıra tabi olmaksızın genişletilebilir hale gelmiştir. Bunun sonucu olarak enflasyon, nadir bir kriz olayı olmaktan çıkmış ve kalıcı bir yönetişim aracına dönüşmüştür. Enflasyon bu bağlamda teknik bir fiyat artışı sorunu olarak değil, satın alma gücünün sessiz ve zorlayıcı biçimde el değiştirmesi olarak anlaşılmalıdır.


Bu sürecin işleyişini açıkça ortaya koyan nadir itiraflardan biri, uzun yıllar merkez bankacılığı yapmış Alan Greenspan’e aittir. Greenspan 1966’da kaleme aldığı bir metinde şunu yazar:

“Enflasyon, mülkiyetin el değiştirmesi için kullanılan en sinsi araçtır. Hiç kimse tam olarak ne olduğunu anlayamaz ve karşı koyamaz.” (3)

Bu ifade, neoliberal para rejiminin teknik bir zorunluluk olarak sunulan tarafsız bir mekanizma olmaktan ziyade, bilinçli bir yeniden dağıtım mekanizması olduğunu açıkça kabul eder.


2008 küresel finans krizi, bu mekanizmanın en görünür örneklerinden biridir. Krizin kökeni, “piyasanın aşırı serbestliği” anlatısında arandığı gibi değil, uzun yıllar boyunca yapay biçimde düşük tutulan faiz oranları ve kredi genişlemesinde yatmaktadır. Tasarrufa dayanmayan yatırımlar teşvik edilmiş, konut piyasası başta olmak üzere varlık fiyatları şişirilmiştir. Kriz patladığında ise piyasa disiplininin işlemesine izin verilmemiş; zararlar merkez bankaları ve kamu maliyesi aracılığıyla topluma yayılmıştır. Bankalar kurtarılmış, borçlar parasallaştırılmış, ortaya çıkan bedel ise enflasyon ve reel gelir kaybı yoluyla geniş kitlelere ödetilmiştir.


Bu süreç, neoliberal düzenin temel karakterini açığa çıkarır: kazançlar özelleştirilirken, zararlar toplumsallaştırılır. Başarısız yatırımlar iflasla sonuçlanmaz; “sistemik risk” gerekçesiyle korunur. Böylece risk alma davranışı cezalandırılmak yerine teşvik edilir ve ekonomik hesaplama, yerini merkez bankalarının bir sonraki hamlesini tahmin etmeye çalışan spekülatif davranışlara bırakır.


Regülasyon rejimi bu yapının ayrılmaz bir parçasıdır. Neoliberalizm sıklıkla “deregülasyon” söylemiyle anılsa da, fiiliyatta yaşanan, düzenlemenin ortadan kalkması olmaktan çok, seçici biçimde yoğunlaştırılmasıdır. Bankacılık, finans ve büyük ölçekli şirketler karmaşık düzenlemelerle korunurken; küçük girişimler yüksek uyum maliyetleri ve lisans engelleriyle sistem dışına itilir. Ortaya çıkan sonuç, rekabetin artması değil, politik bağlantılara dayalı yarı-tekelci yapıların kalıcılaşmasıdır.


Bu düzenin toplumsal sonuçları da ölçülebilirdir. Geniş parasal genişleme dönemlerinde ücretlerin reel değeri ya yerinde sayar ya da gerilerken; varlık fiyatları hızla yükselir. Konut, arsa ve finansal varlıklar giderek erişilemez hale gelir. Çalışarak değil, varlığa erken erişerek zenginleşme mümkün olur. Bu durum, “serbest piyasa” ile değil; paraya ilk erişim ayrıcalığıyla açıklanabilir.


Benzer dinamikler gelişmekte olan ülkelerde daha sert biçimde yaşanır. Parasal genişlemenin küresel ölçekte yayılması, bu ülkeleri sıcak para girişlerine bağımlı hale getirir. Kredi bolluğu dönemleri sahte bir refah hissi yaratır; sermaye çıkışları ise ani çöküşlere yol açar. Döviz kuru, faiz ve enflasyon üçgeninde yaşanan istikrarsızlık, piyasanın değil; merkezi parasal mimarinin doğrudan sonucudur.


Bu nedenle neoliberal ekonomide krizler birer sapma değil, sistemin doğal ürünüdür. Her “kurtarma” bir sonraki krizin temelini atar. Her parasal genişleme, yeni bir mülksüzleşme dalgası yaratır. Sorun, piyasanın yeterince serbest olmaması değildir. Sorun, paranın ve kredinin piyasa dışı bir tekel altında üretilmesidir.


Ekonomik yıkım bu koşullar altında kaçınılmazdır. Neoliberal düzen, istikrar üretemez; yalnızca krizi erteleyebilir ve büyütebilir.


Neoliberalizmin Sosyolojik Tahribatı


Neoliberalizmin yarattığı yıkım yalnızca ekonomik göstergelerle sınırlı biçimde ölçülemez. En az parasal genişleme ve enflasyon kadar derin olan bir başka tahribat alanı, insan davranışı ve toplumsal ilişkiler düzeyinde ortaya çıkar. Neoliberal düzen, belirli bir ekonomik sistemi dayatmakla kalmaz; aynı zamanda bu sisteme uyumlu bir insan tipi ve ahlaki yapı üretir. Ortaya çıkan sonuç, tesadüfi bir sapma olmaktan çok, parasal ve siyasal mimarinin doğrudan ürünüdür.


Paranın değer saklama işlevini yitirdiği, geleceğin sürekli belirsizlik altında tutulduğu bir düzende bireylerin zaman tercihi kaçınılmaz olarak bozulur. Uzun vadeli planlama, tasarruf ve kuşaklar arası aktarım anlamını kaybederken, kısa vadeli kazanç, anlık tüketim ve fırsatçılık rasyonel davranış biçimleri haline gelir. Bugün bu olgu, genç kuşakların büyük bölümünün gelecek planı yapmak yerine fırsat kovalamayı tercih etmesinde açıkça gözlemlenebilir. Birikim yapmaya yönelmek yerine borçlanarak tüketmek, ev ya da mülk edinmeye odaklanmak yerine kısa vadeli gelir akışlarına yönelmek, sistemin dayattığı sözde rasyonaliteye uyumun ifadesidir.


Bu dönüşüm, bireysel tercihlerden ziyade sistematik bir teşvikin sonucudur. Zira yüksek enflasyon ortamlarında tasarruf edenler değil, borçlananlar ödüllendirilir. Sabit gelirli ve temkinli davranan bireyler reel olarak yoksullaşırken, krediye erişimi olan ve risk alanlar göreli avantaj elde eder. Bu durum, toplumda ihtiyatlılık ile akıllılık arasındaki bağın kopmasına yol açar. Uzun vadeli sorumluluk bilinci, yerini kısa vadeli çıkar hesaplarına bırakır.


Bu bozulmuş zaman tercihi, uzun vadeli bağlılık gerektiren kurumları doğrudan zayıflatır. Aile, duygusal bir birlikteliğin ötesinde, mülkiyetin, sorumluluğun ve ahlaki normların kuşaktan kuşağa aktarıldığı temel bir yapıdır. Neoliberal düzen altında bu aktarım zinciri kırılır. Artan ekonomik belirsizlik ve mülksüzleşme, evlilik yaşının yükselmesi, çocuk sayısının düşmesi ve kuşaklar arası birlikte yaşama pratiklerinin çözülmesi şeklinde somutlaşır. Türkiye’de evlilik oranlarının gerilemesi ve gençlerin uzun süre ebeveyn evinde kalmak zorunda kalması, kültürel tercihlerden çok ekonomik zorunluluklarla açıklanabilir.


Bu çözülme yalnızca aileyle sınırlı kalmaz; toplumsal ilişkilerin tamamına sirayet eder. Mahalle, akrabalık, meslek etiği ve ortak üretim gibi bağlayıcı yapılar geri çekilirken, ilişkiler giderek bireysel hak talepleri, geçici çıkar birlikleri ve kimlik temelli beklentiler etrafında kurulmaya başlar. Neoliberal söylem bu dönüşümü özgürleşme olarak sunar; pratikte yaşanan ise ortak anlam dünyasının aşınması ve ilişkilerin giderek araçsallaşmasıdır.


Bu durum gündelik hayatın en mahrem alanlarında dahi hissedilir. İnsanlar kendilerini dayanışma ilişkilerinin parçası olarak görmekten çok, sürekli değer üretmesi beklenen bireysel projeler olarak konumlandırır. Sosyal bağlar kalıcılığını yitirir; statü, kazanç ve haz temelinde kurulan kısa vadeli ve kırılgan ilişkiler yaygınlaşır. Emeğin yanı sıra beden, zaman ve kimlik de pazarlanabilir unsurlara dönüşür. Bu süreçte evlilik, sadakat ve sorumluluk gibi kavramlar anlam kaybına uğrar; giderek “yük” ve “maliyet” diliyle ifade edilir.


Toplumsal ve sivil kurumlar zayıfladıkça ortaya çıkan boşluk kendiliğinden devlet tarafından doldurulur. Aile, mahalle, cemaat ve meslek dayanışmaları işlevini yitirdikçe, insanların karşılaştığı her sorun merkezi otoritenin konusu haline gelir (Bu tartışmanın ayrıntıları için bkz. Devletin Egemenliği ve Sivil Kurumların Gerileyişi). Daha önce aile içinde çözülen geçim sıkıntıları, akrabalık ilişkileriyle aşılan krizler ya da topluluk desteğiyle telafi edilen kayıplar, artık doğrudan devlet müdahalesi gerektiren meseleler olarak ele alınır. Bu süreçte devlet yalnızca yardım eden bir aktör olarak kalmaz; aynı zamanda düzenleyen, denetleyen ve bağımlılık ilişkisi kuran merkezi bir güç olarak konumlanır. Sivil bağların çözülmesi, devleti sınırlamak yerine onun toplumsal hayattaki rolünü genişletir ve kalıcılaştırır.


Bu tablo, neoliberalizmin vaat ettiği sözde özgür birey idealinden çok, yalnızlaşmış, güvencesiz, sürekli kendini satmak zorunda hisseden ve devletten yardım dilenen bir insan tipinin üretildiğini göstermektedir. Burada yaşanan süreç, özgürlüğün genişlemesinden ziyade, bağımlılığın daha sofistike, daha görünmez ve daha yaygın biçimde yeniden üretilmesine karşılık gelir.


Neoliberal düzenin bir diğer sosyolojik sonucu, ahlaki sınırların bulanıklaşmasıdır. Sürekli yeniden dağıtım, kurtarma paketleri ve regülasyonlarla işleyen bir sistemde başarı ile başarısızlık arasındaki bağ kopar. Büyük ölçekli ekonomik aktörlerin yanlış kararları “sistemik risk” gerekçesiyle telafi edilirken, küçük ölçekli bireylerin hataları telafi edilmez. Bu durum, adalet duygusunu aşındırır ve “kurallara uymanın” rasyonelliğini sorgulanır hale getirir.


Bunun toplumsal yansıması, fırsatçılığın normalleşmesi ve ahlaki pragmatizmin yaygınlaşmasıdır. İnsanlar, kurallara uymanın kazanç getirdiği bir düzen içinde yaşamaktan ziyade, kuralları esnetmenin avantaj sağladığını gözlemledikçe, meşruiyet ile yasallık arasındaki ayrımı giderek daha az önemser hale gelir. Bu süreç, ekonomik bir bozulmanın ötesinde, derin bir kültürel çözülmeye işaret eder.


Neoliberalizmin yarattığı bu sosyolojik çözülme, soyut ya da evrensel bir teori düzeyinde kalmaz; her toplumda kendi tarihsel ve kültürel koşulları içinde somutlaşır. Güçlü aile bağları, yerel dayanışma ağları ve normatif referansları bulunan toplumlarda bu çözülme daha geç fark edilir; ancak ortaya çıktığında etkisi çok daha yıkıcı olur. Türkiye’de neoliberalizmin yol açtığı tahribat da bu nedenle yalnızca ekonomik göstergelerde değil, ahlaki yönelimlerde, siyasal tutumlarda ve entelektüel pozisyon alışlarda belirginleşmiştir. Türkiye örneği, neoliberal düzenin sosyolojik sonuçlarının nasıl yerel tipolojiler ve davranış kalıpları ürettiğini açık biçimde göstermektedir.


Neoliberalizmin Türkiyede Yarattığı Yıkım Ve Türkiyedeki Liboş Problemi


Türkiye’de neoliberalizmin yarattığı tahribat, tek bir alana indirgenemeyecek kadar kapsamlıdır. Yaşanan süreç, ekonomik çözülme, ahlaki aşınma ve siyasal yönelim kaybının birbirini beslediği bütüncül bir erozyon üretmiştir. Bu erozyon, dönemsel yanlışlardan ya da münferit yönetim hatalarından kaynaklanan bir sapma olmaktan çok, neoliberal düzenin Türkiye’nin toplumsal dokusuyla kurduğu uyumsuz ilişkinin doğal sonucudur.


Ekonomik düzlemde bu tahribat, parasal genişleme–enflasyon–mülksüzleşme hattı boyunca ilerlemiştir. Paranın değer saklama işlevini yitirmesi, çalışarak birikim yapma imkanını aşındırmış; orta sınıfı daraltmış ve geniş kitleleri sürekli borçlanmaya mahkum etmiştir. Ancak bu sürecin etkisi maddi alanla sınırlı kalmaz. Çaba ile kazanç arasındaki bağ koptukça, emeğin, üretimin ve sadakatin toplumsal anlamı da zayıflar. Çalışmanın ödüllendirilmediği bir düzende ahlaki ölçütlerin işlevsizleşmesi kaçınılmazdır.


Bu noktada neoliberalizmin Türkiye’deki en yıkıcı etkisi, ahlaki bir düzen önermek yerine faydacılığı norm haline getirmesinde somutlaşır. Neoliberal mantıkta doğru ile yanlış, meşru ile gayrimeşru arasındaki ayrım; ilke, aidiyet ve sorumluluk üzerinden kurulmaz, getiri ve maliyet hesabı üzerinden yapılır. Türkiye gibi tarihsel olarak güçlü topluluk bağlarına, yerel aidiyetlere ve ahlaki referanslara sahip bir toplumda bu dönüşüm çok daha sarsıcı sonuçlar üretmiştir.


Çalışarak mülk edinmenin zorlaştığı, uzun vadeli planlamanın anlamsızlaştığı bir ortamda bireyler hayatta kalabilmek için alternatif kazanç ve statü kanalları aramaya yönelir. Bu arayış çoğu zaman üretimle bağını koparmış, kısa vadeli, dış kaynaklı ve yerel toplumsal çıkarlarla uyumsuz alanları cazip hale getirir. Neoliberal düzenin teşvik ettiği faydacılık, ahlaki çekinceleri zayıflattığı ölçüde bireyleri bu tür yapılara daha açık hale getirir.


Türkiye’de son yıllarda gözlemlenen olgulardan biri de budur. Ekonomik güvencesizliğin arttığı, liyakat ve üretkenliğin değer kaybettiği bir zeminde, bazı kesimlerin küresel fonlarla beslenen, yerel toplumsal sorumluluk taşımayan sivil ağlara yönelmesi tesadüf değildir. Bu yönelim çoğu zaman ideolojik bir bağlılıktan kaynaklanmaz; rasyonel bir geçim, statü ve güvenlik hesabının ürünüdür. Neoliberal faydacılık, bireyi “doğru olanı” savunmaya yöneltmekten çok, “işe yarayanı” seçmeye iter.


Bu tür ara katmanlar, neoliberal düzenin Türkiye’deki siyasal erozyonunun da önemli bir parçası haline gelmiştir. Bu yapılar doğrudan devletin uzantısı olmadıkları gibi, organik bir toplumsal tabana da dayanmazlar. Meşruiyetlerini yerel üretimden, toplumsal aidiyetten ya da bedel ödemiş bir sorumluluk ilişkisinden almak yerine, uluslararası ajandalar, projeler ve fon mekanizmalarından türetirler. Bu durum siyasal alanı doğrudan işgal etmekten çok, onu dolaylı biçimde şekillendiren bir etki üretir. Neoliberalizmin tercih ettiği yöntem tam da budur: doğrudan iktidar yerine yönlendirme ve çerçeveleme.

Bu süreçte Türkiye’deki liberal çevrelerin önemli bir bölümü belirgin bir tipolojik hal almıştır. Liberalizm, özgürlük ve birey söylemiyle yola çıkmış; ancak neoliberal koşullar altında bu söylem, yerel toplumsal bağlardan kopuk, dış referanslı ve fayda odaklı bir pozisyona evrilmiştir. Liberal kimlik, ilkesel bir duruşu temsil etmekten çok, taşınabilir bir entelektüel ve mesleki sermayeye dönüşmüştür. Bu durum, liberalizmin Türkiye’de neden geniş ve kalıcı bir toplumsal karşılık üretemediğini de açıklar.


Neoliberal düzen bu eğilimi yaratmamış, fakat onu görünür, sistematik ve meşru hale getirmiştir. İlke sahibi olmak maliyetliyken, esnek olmak ödüllendirilmiştir. Sadakat ve sorumluluk yük olarak görülürken, yön değiştirebilirlik kariyer avantajına dönüşmüştür. Bu koşullar altında liberal çevrelerin büyük kısmı, ahlaki tutarlılığı öncelemek yerine uyarlanabilirliği erdem saymıştır.


Bu bağlamda “liboş” kavramı, salt polemiksel bir etiket olmanın ötesinde, belirli bir ahlaki tipolojiyi tarif eder. İlke ile çıkar arasında kaldığında tereddüt yaşamayan, yerel sorumluluk ile küresel onay arasında seçim yapmak zorunda kaldığında yönünü fon akışına göre belirleyen, kırmızı çizgilerini “esneklik” adına kolaylıkla terk edebilen bir figürdür bu. Ahlak, bağlayıcı bir sınır olmaktan çıkarak, gerektiğinde askıya alınabilen bir söylem haline gelir.


Neoliberal koşullar altında bu tipoloji marjinalleşmemiş, aksine normalleşmiştir. Çünkü sistem tam da bu tür aktörleri ödüllendirir. Üretmeyen ama temsil eden, bedel ödemeyen ama yönlendiren, sorumluluk almayan ama konuşan ara katmanlar güçlenmiştir. Türkiye’de liberal çevrelerin önemli bir kısmı, bu ara katmanın yerli uzantıları haline gelmiştir. Bu durum, beşinci kol faaliyeti tartışmalarını kişisel niyetlerin ötesine taşıyarak yapısal bir mesele haline getirir.


Sonuç olarak neoliberalizmin Türkiye’de yarattığı en büyük tahribat ekonomik ya da siyasal alanda yoğunlaşmaz; ahlaki bir tahribat olarak ortaya çıkar. Paranın değerini, mülkiyetin anlamını ve geleceğin güvenliğini aşındıran bir düzen, kaçınılmaz biçimde ahlaki pusulayı da bozar. Türkiye’de liberal çevrelerin bu bozulmadan muaf kalmaması değil, aksine onun taşıyıcısı haline gelmesi şaşırtıcı değildir. Zira ilkesiz faydacılığın norm haline geldiği bir düzende, liboşluk bir sapma olarak değil, sistemle uyumlu bir davranış biçimi olarak ortaya çıkar.


SONUÇ


Bu makale boyunca gösterilmeye çalışılan şey, neoliberalizmin ne yanlış uygulanmış bir liberalizm ne de geçici bir politika seti olduğudur; neoliberalizm, liberalizmin normatif–pozitivist çekirdeğinin ekonomik, siyasal ve ahlaki düzeylerde açığa çıkmış halidir. Fiat para, merkez bankacılığı ve regülasyonlar yoluyla mülkiyeti aşındıran bu düzen, yalnızca refahı değil, zaman tercihini, sorumluluk duygusunu ve toplumsal bağları da tahrip eder. Demokrasi kisvesi altında müdahaleyi sürekli kılan siyasal yapı, ekonomide krizleri, toplumda bireyselleşmeyi, ahlakta ise faydacılığı norm haline getirir. Türkiye örneği, bu sürecin en çıplak biçimde gözlemlendiği laboratuvardır: çalışmanın, üretmenin ve sadakatin değer kaybettiği; mülkiyetin erişilmezleştiği; ilkenin yerini projeciliğin aldığı bir düzen. Neoliberalizm burada özgürlük üretmemiş, bağımlılık yaratmıştır; ahlaki özerklik kazandırmamış, yönsüzlük üretmiştir. Dolayısıyla sorun, neoliberalizmin “daha insani” ya da “daha adil” bir versiyonunu aramak değil; müdahaleyi meşrulaştıran bu bütüncül paradigmayı reddetmektir. Aksi halde ekonomik krizler ertelenebilir, fakat mülksüzleşme, ahlaki erozyon ve siyasal çürüme kaçınılmaz olarak derinleşmeye devam eder.


Makalenin PDF Sürümü:


Kaynakça:

  1. Immanuel Kant, Beantwortung der Frage: Was ist Aufklärung? (Aydınlanma Nedir?), Berlinische Monatsschrift, Aralık 1784.

  2. Voltaire, Philosophical Letters (Lettres philosophiques), çeşitli baskılar

  3. Alan Greenspan, Gold and Economic Freedom, The Objectivist, Cilt 5, Sayı 7, Temmuz 1966.



 
 
 

Yorumlar


bottom of page